22 Nisan 2019

Türkiye Ekonomisinde Enerji Politikalarının Yeri

İLKE Derneği 1 Ekim 2018 tarihinde “Geleceğin Türkiyesi” projesinin lansmanını rapor serisinin ilki olan “Geleceğin Türkiyesinde Eğitim” başlığıyla gerçekleştirdi. Ardından Şubat 2019’de “Geleceğin Türkiyesinde Yükseköğretim” başlıklı ikinci raporu yayımlandı. Türkiye için bir gelecek projeksiyonu oluşturmayı amaçlayan bu projede bir toplumun geleceğinin ne yöne gideceğini önemli ölçüde etkileyen Eğitim, Yükseköğretim, Ekonomi, Yönetim, Dış Politika, Sivil Toplum, Kültür ve Sosyal Politika alanlarında vizyoner politikalar içeren bağımsız raporlar yayınlanması amaçlanmıştır. Bu raporlarda ortaya konulmak istenen şey, incelenen alanın geleceğin Türkiyesinde nasıl olacağı değil; nasıl olması gerektiğidir. Bu bağlamda söz konusu projenin bir durum değerlendirmesi yapmanın ötesinde daha belirgin olarak politika üretici bir yanının olduğu göz ardı edilemez.


İLKE Derneği projenin üçüncü raporunu “Geleceğin Türkiyesinde Ekonomi” başlığıyla yayımlamıştır. Proje yürütücülüğünü İstanbul Medeniyet Üniversitesinden Prof. Dr. Murat Taşdemir’in yaptığı, Doç. Dr. Etem Hakan Ergeç, Doç. Dr. Hüseyin Kaya ve Dr. Özer Selçuk’un araştırmacı olarak yer aldığı bir ekip çalışması olarak ortaya çıkan raporda “erdemli bir toplum için adil, müreffeh ve sürdürülebilir bir ekonomi” vizyonu çerçevesinde ekonominin farklı alanları veriye dayalı olarak analiz edilerek ve yeni bir ekonomik çerçeve oluşturmak adına yapıcı öneriler geliştirilmektedir.


Bu yazıda ilgili raporun enerji politikaları bağlamında ortaya koyduğu perspektif değerlendirilecektir. Türkiye’nin genel enerji profiline bakıldığında giderek artan bir enerji tüketiminin olduğu görülmektedir. 2017 yılında Türkiye’nin toplam birincil enerji tüketiminin bir önceki yıla göre %9 artarak 157.7 mtep[1] olduğu, uzun dönemli trend incelendiğinde 1965 yılından 2017 yılına gelindiğinde enerji tüketim miktarının yaklaşık 20 katına çıktığı görülmektedir (BP, 2018). 2017 yılında gerçekleşen birincil enerji tüketimi türlerine göre ayrıştırıldığında ise yaklaşık %31’inin petrol, %28,2’sinin doğalgaz, %28,3’ünün doğalgaz, %8,3’ünün hidroelektrik ve %4,2’sinin ise yenilenebilir enerji türlerinden oluştuğu görülmektedir (BP, 2018). Bu oranlar Türkiye’nin 2017 yılı içerisinde toplam birincil enerji tüketiminin %87,5’ini hidrokarbon kaynaklı enerji türlerinden karşıladığını, yenilenebilir enerjinin payının ise oldukça düşük olduğunu gözler önüne sermektedir.


Raporda da yoğun olarak belirtildiği gibi artan enerji tüketimi ve toplam enerji tüketimi içerisinde petrol ve doğalgazın yüksek oranda olması Türkiye’nin enerji bağımlılığını daha da artıran bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağımlılık özellikle petrol ve doğalgaz tedariki noktasında oldukça belirginleşmektedir. Türkiye’nin petrol ve doğalgaz üretimi yok sayılabilecek kadar azdır. Buna karşın toplam birincil enerji tüketiminin yaklaşık %60’ını petrol ve doğalgazın oluşturuyor olması aynı zamanda Türkiye’nin enerji ithalat bağımlılığının da yüksek olması anlamına gelmektedir. Aynı zamanda bu iki enerji türünün Rusya, İran, Norveç, Azerbaycan gibi birkaç ülkeden temin ediliyor olması hem kaynak çeşitliliği hem de güzergâh çeşitliliği problemlerini akıllara getirmektedir. Küresel enerji talebinin artması ve küresel ekonominin ağırlık merkezinin Asya-Pasifik bölgesine kayması da kaynak tedarikini güçleştirmek suretiyle enerji arz güvenliğinin önemini daha da artıran dışsal etmenler olarak karşımıza çıkmaktadır.


2017 yılında Türkiye’nin gerçekleştirdiği ihracat yaklaşık 157 milyar dolar iken aynı yılda yaklaşık 234 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirilmiştir. 2017 yılında Türkiye’nin enerji ithalatı faturasının ise 37,2 milyar dolar olduğu yani toplam dış ticaret açığının yaklaşık %48’ini oluşturduğu görülmektedir. Bu durum ithalata dayalı yüksek petrol ve doğalgaz tüketiminin Türkiye’de enerji arz güvenliğinin yanında cari işlemler hesabında da ciddi bir problem yarattığı ve ödemeler dengesi hesabının açık vermesine neden olduğunu göstermektedir.


Raporda güçlü bir şekilde ifade edilen bir diğer durum da küresel üretimin çevre üzerinde yol açtığı tahribat ve bu tahribatın azaltılması noktasında yenilenebilir enerji tüketiminin artmakta olduğudur. Küresel enerji politikalarında 1970’lerin sonundan itibaren ciddi anlamda bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Böylelikle çevrenin korunması enerji politikalarının tasarımında dikkate alınan önemli bir faktör olagelmiştir. Bu durumun doğrudan ve dolaylı olmak üzere temel birkaç sebebi bulunmaktadır. Hidrokarbon kaynaklı enerji tüketiminin küresel çapta giderek artması sonucunda yaşanan çevresel tahribat noktasında oluşan farkındalık doğrudan bir sebep olarak analiz edilebilir. Dolaylı sebepler ise 1973 ve 1979 petrol krizlerinin enerji bağımlısı ülkelerde doğurduğu tecrübe ve hidrokarbon kaynaklarının arzının günden güne tükenmesi bağlamında okunması mümkündür. 1970’lerde yaşanan iki petrol krizi ile birlikte enerjide dışa bağımlılığı yüksek olan Avrupa’da Ortadoğu’dan ithal edilen petrol ve doğalgazın ikamesi için ciddi enerji yatırımları gerçekleşmiştir. Zorunluluktan doğan bu çabalar sayesinde özellikle nükleer ve yenilenebilir enerji sistemlerinin teknolojik altyapıları ortaya çıkmıştır. Nükleer ve yenilenebilir enerjinin hidrokarbon kaynaklı türlere göre oldukça temiz enerji türleri olması da bu türlerin kullanımının artırılması sayesinde hem enerji bağımlılığında hem de çevresel tahribatta bir düşüşün yaşanmasına önayak olmuştur. Petrol ve doğalgaz rezervlerinin günden güne tükenmesi de yukarıda ifade edilen süreci yani petrol ve doğalgaz gibi yakıtların ikamesinin gerekli olduğunu destekler niteliktedir.


Bu bağlamda Türkiye’nin son 10 yılda yenilenebilir enerji noktasında ciddi yatırımlar yaptığı ve kurulu güç kapasitesini ciddi biçimde artırdığı söylenebilir. Türkiye yenilenebilir enerji kaynakları bakımından zengin bir potansiyele sahip olmakla beraber bu kaynakların etkin kullanımı noktasında henüz kendini gerçekleştirebilmiş değildir. Bu yüzden Türkiye’nin yenilenebilir enerji yatırımlarına ara vermeden devam etmesi çevresel zararların minimize edilmesi, enerji temelli cari açığın en aza indirilmesi ve sürdürülebilir bir büyüme trendinin yakalanması açısından önemli bir politikadır. Bunu yaparken aynı zamanda enerji sistemleri teknolojilerinde yapılacak yatırımlar da hayati bir önem taşımaktadır. İthal girdilere dayalı bir kurulu güç artırımı yalnızca ithalat bağımlılığının formunu değiştirecek, cari açığın azaltılmasına katkı sağlamayacak ya da düşük bir katkı sağlayacaktır. Bu sebeple sadece ithalat yoluyla temin edilen enerjinin yerlileştirilmesi değil güneş panelleri, rüzgâr tribünleri gibi kurulum ekipmanlarının yurtiçinde üretimini sağlayacak yatırımların da arttırılması gerekmektedir.


Hidrokarbon yakıtlara nazaran daha temiz olan bir diğer enerji türü de nükleer enerjidir. Nükleer enerji özellikle yakın geçmişte yaşanan Fukuşima kazası sebebiyle güvenlik endişesini içerisinde barındırsa da doğru ve güvenli bir biçimde inşa edildiğinde karbon salınımı bakımından oldukça temiz ve çevreci bir enerji türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Son dönemde Türkiye’nin nükleer enerji konusunda istekli tutumu, Akkuyu Nükleer Santrali inşaatının start almasıyla daha belirgin bir hal almıştır. Söz konusu tesis enerji sektörüne kazandırıldığına çevresel sürdürülebilirliğe katkı yapacağı düşünülmektedir. Ancak üretim sürecinden kaynaklı oluşacak radyasyon taşıyan atıkların nasıl yok edileceği ya da nerede ve nasıl depolanacağı hususu nükleer enerjiye dair şüphe duyulmasına neden olan bir diğer olgudur. Bu nedenle söz konusu atıkların çevreye zarar vermeden depolanması ya da yok edilmesi için en uygun yöntemin seçilmesi gerekmektedir.


Enerjipolitikalarının önemli bir boyutu da maksimum verimliliğin sağlanmasını amaçlar. Enerji verimliliği genel olarak bir birim enerji tüketimi ile elde edilebilecek maksimum çıktıyı (üretim miktarını) ifade etmektedir. Bu bağlamda enerji verimliliğini tesis edebilmek adına enerji piyasasının serbestleştirilmesi, üretim sürecinde enerji verimliliğini artırmaya yönelik teknoloji, tasarım ve inovasyon faaliyetlerinin kamu eliyle desteklenmesi, akıllı enerji ve geri dönüşüm sistemlerine sahip kendi kendine yetebilen akıllı kentlerin kurulması gibi politikaların uygulanması gerekmektedir.


Bütün bu veriler birlikte düşünüldüğünde enerjinin Türkiye ekonomisi için ne denli önemli olduğu açıkça görülmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin bütüncül, uzun dönemli ve çok yönlü bir enerji politikasına ne denli ihtiyaç duyduğu ortadadır. Bu bağlamda “Geleceğin Türkiyesinde Ekonomi” raporunda da isabetli bir biçimde ifade edildiği üzere Türkiye’nin enerji politikalarını oluştururken dikkate alması gereken hususlar şöyle özetlenebilir. Tükettiği enerjinin önemli bir kısmını ithal eden Türkiye aynı zamanda gerçekleştirdiği ithalatı sınırlı sayıda ülkeden tedarik etmektedir. Bu yüzden gereken enerjiyi zamanında, yeterli miktarda, kesintisiz ve uygun fiyattan tedarik etmek anlamına gelen enerji arz güvenliğini temin etmek için gerek kaynak ülke gerekse de güzergâh çeşitliliği ivedilikle sağlanmalıdır. Türkiye, sahip olduğu jeopolitik konumunun sağladığı avantajı aktif bir şekilde kullanmalı ve uluslararası enerji nakil hattı projelerinde aktif katılımcı olmalıdır. Tüm bunları yaparken de enerji diplomasisini, bölgesel ve uluslararası iş birliği fırsatlarını verimli şekilde kullanmalıdır. Yerli ve yabancı yatırımları teşvik eden yeni kurumsal ve yasal düzenlemeler hayata geçirilmeli, var olanlar da daha teşvik edici şekilde revize edilmelidir. Enerjinin verimli kullanımı hedeflenmeli; bunun için enerji piyasasının serbestleştirilerek rekabet ortamının artırılması, enerji verimliliği daha yüksek üretim tesislerinin kurulması ve akıllı kentsel dönüşüm programı gibi politikalar hayata geçirilmelidir. Yenilenebilir enerji tüketiminin toplam tüketimdeki payının artması ile hem enerji kaynaklı cari açık düşürülecek hem de karbon salınımını azaltmak suretiyle çevresel farkındalığa sahip sürdürülebilir bir enerji politikası hayata geçirilebilecektir. Enerji sistemleri teknolojisinde lider konumda olmak en az petrol, doğalgaz gibi enerji üretiminde lider olmak kadar önemli ve değerli bir unsurdur. Enerji üretimi sistemlerinde uzman ve lider olan bir ülke enerji arz güvenliğinin temininde diğer ülkeler kadar büyük bir problem yaşamayacaktır. Bu nedenle enerji sistemleri teknolojisinin geliştirilmesine de gereken önem verilmeli; kamu, özel sektör, üniversiteler, meslek odaları ve diğer paydaşlar ile birlikte koordineli bir çalışma yürütülmelidir.


[1] milyon ton eşdeğer petrol


Bu yazı ilk olarak Dünya Bülteni'nde yayınlanmıştır.

ÜYE KURULUŞLARIMIZ

ARAŞTIRMA MERKEZLERİMİZ