30 Nisan 2020

SALGIN DENEYİMİ BİLİM-İKTİDAR İLİŞKİSİNİ ETKİLER Mİ?



COVİD-19 salgını sebebiyle ortaya çıkan olağanüstü durum bilimi ve bilim insanlarını gündemin merkezine oturttu. Bilim, hükümet politikalarının ve kararlarının temel dayanağı olurken kitlelerin de bilgi kaynağı ve temel yönlendiricisi oldu. Konu sağlık olunca doğal olarak tıp ve doktorlar en öndeydi. Süreç içerisinde gündeme gelen konular bağlamında diğer bilim alanları da tartışmaya dahil oldu. İlk haftalardan itibaren salgının ekonomiye etkileri bağlamında iktisatçılar, dini konular ve ibadetler ile ilgili olarak ilahiyatçılar, toplumsal boyutlarıyla ilgili olarak sosyologlar ve neredeyse bütün alanlarda bilim insanlarının salgın süresince medyada ve sosyal medyada boy gösterdiğini ve göstermeye devam ettiğini gördük.

 

Esasen gündeme gelen herhangi bir konu ile ilgili olarak medyada bilime ve bilim insanlarının görüşlerine müracaat etmek sair zamanlarda da görülen ve alışkın olduğumuz bir durum. Ancak salgın döneminde hükümetin neredeyse her soruya ‘Bilim Kurulunun görüşüne göre bir karar vereceğiz!’ şeklinde yanıt vermesi bilim-iktidar ilişkisine dair merakları artırdı:  

  • Hükümetler, kararlarında bilimi her zaman bu kadar önemserler mi yoksa bu durum olağanüstü bir durum mudur? 
  • Hükümetler her konuda mı bilimi referans alırlar, yoksa bazı bilim alanları hükümetler için daha mı stratejik ve hassastır?
  • İktidar ile bilim arasındaki ilişkide bir hiyerarşi var mıdır, yoksa eşitlik mi söz konusudur? 
  • İktidar-bilim arasındaki ilişki, salgın süresince yaşadıklarımızdan etkilenerek yeni bir evreye geçer mi? 


Bilim tarihçilerinin analizlerine bakıldığında bilim ile iktidar arasındaki ilişki çok eskilere dayanır. İnsanın entelektüel merakı ve hayatını kolaylaştırmak için sürekli bir deneme içinde olması iktidarın da ilgisini çeker ve gündemini sürekli meşgul eder. Nice hikayenin bir kısmında mesela Büyük İskender ile ilgili olanlarda iktidarın bilime destek olan bir yaklaşım içinde olduğu anlatılırken bir kısmında da Galile’nin durumunda olduğu gibi iktidarın bilime ve bilim insanlarına engel olan, sınır koyan bir yaklaşım içinde olduğu görülür. 

Sanayileşme ve kentleşme ile birlikte bilimin hayatın vazgeçilmez bir unsuru olduğunun kabul edilmesinden itibaren bilim ile iktidar arasında sürekli ve yakından bir ilişki başlar. Bu süreçte bilim, sırasıyla dinin, burjuvanın, sanayinin ve devletin bir aygıtı haline gelir. Bugün artık bütün devletler için bilim bir politik alandır ve Devletin egemenliği altında tutmak istediği bir güç alanıdır.  

Nitekim salgının ilk günlerinde hükümetlerin gündelik hayatı kısıtlamaya yönelik kararları, bazı yazarlar tarafından hükümetlerin ‘çok sevdikleri’ güvenlikçi politikalara, ‘arzulu’ bir yönelme olduğu şeklinde değerlendirilmiş ve tartışılmıştır. Esasen iktidarların özgürlük alanlarına ve bu meyanda bilime ilişkin sınırlayıcı ve baskıcı tutumları konusunda insanlık tarihi sayısız deneyime sahiptir. 

19. yüzyıldan itibaren ulus devletler tarihinin başlamasıyla bilim-iktidar ilişkisinin tarihi kimliği de değişmeye başlar. Daha önceleri çok uzun bir dönem iktidar ve güç kaynağı olarak dinin etkisi ve kontrolü altında kalan bilim, zamanla elde ettiği kazanımlarla burjuva ve sermayenin dikkatini çekmiş ve kendisi için bir himaye bulmuştur. Son iki asır ise bilimin ulus devletlerin vazgeçemeyecekleri bir unsur haline gelmiştir. 20. Yüzyıl, dünya savaşları, sosyalist devrim ve faşizm deneyimleriyle, bilim ile iktidar arasındaki ilişkide gücün açıkça iktidarların elinde olduğu bir yüzyıl olmuştur. 

Bilim, ulus devletler için üç önemli işlevi yerine getirir. Kalkınma ve refah için teknoloji, diğer ülkelerle rekabet için yenilik, gelişme ve halk nezdinde meşruiyet kazanmak için rasyonalleştirme aracı. Ulus devlet, esasen varlığını bu üç unsur sayesinde devam ettirir. Hal böyle olunca ulus devlet için bilim ve bilim insanları, vazgeçilmez politik alanlar olarak var olurlar. Salgın süresinde ortaya çıkan durumlarda iktidar ile bilim arasındaki ilişkide bu üç işlev de açık bir şekilde ortaya çıktı. Devlet, bilimden ve bilim insanlarından halkın sağlığını korumak, aşı ilaç gibi gereksinimleri karşılamak ve sokağa çıkma yasaklarında rasyonelleştirme ve meşrulaştırma aracı olarak yararlandı.   

Hemen burada akla gelen soru bilim ile iktidar arasındaki ilişkinin biçimi olmaktadır. Hiyerarşi, güce sahip olma durumuna göre şekillenir. Orta ve uzun vadede bilimsel bilginin baskın bir gücü olduğu kabul edilse de kısa vadede bilimin ihtiyaç duyduğu kaynaklar büyük oranda devletler tarafından sağlandığından iktidarın bilime egemen olduğu söylenebilir. Nitekim toplum tarafından bilim insanlarının en fazla eleştirildiği alan da iktidarın uygulamalarına yönelik yeteri kadar yüksek sesle karşı çıkmamaları olmaktadır. Gerçi bazen bazı kesimler tarafından da tam tersi bir sebepten eleştirildikleri de olur. 

Salgın dönemindeki iktidar-bilim arasındaki hiyerarşik ilişkinin bilim alanlarına göre farklılaştığı söylenebilir. Salgın gibi tamamen doğa ile ilgili bir konuda ve çözümünün de bilimsel bilgiye sıkı sıkıya bağlı olduğu bir konuda iktidarın bilimin belirleyiciliğine neredeyse teslim olduğu bir ilişki yaşanırken, salgının sosyal, politik ve ekonomik boyutlarında iktidar nezdinde bilimin belirleyiciliğin azaldığı görülmektedir. Dini konularla ilgili tartışma alanlarında ise bilim, iktidar için bir meşrulaştırma aracı olmuştur. Bu dönemde iktidar ile neredeyse hiç ilişkisi olmayan alan felsefe ve değer alanıdır. Doğa bilimleri teknoloji, sosyal bilimler ve ilahiyata nazaran felsefe ve değer alanının neredeyse hiç gündeme gelmemiş olması, bu alanın iktidarın egemenlik alanının tamamen dışında oluşuyla mı, iktidar için pratik fayda üret(e)memesiyle mi yoksa bu alanda yapılan bilimsel çalışmaların hayattan ve gerçeklerden kopuk oluşuyla mı ilişkili olduğu ayrı bir tartışma konusudur. 

Özetle salgın deneyimi, bilim-iktidar ilişkisinde kalkınma ve refah odaklı teknik bilginin baskın karakterinin yeniden belirginleştiği bir dönem olmuştur. Sosyal bilimcilerin, salgının sosyal boyutunun daha önemli olduğuna dair çıkışlarını, iktidarın da duyar gibi olduğu ancak doğa bilimleri kadar öncelemediği, mesela halen bir sosyal bilimler kurulu oluşturmamış olmasıyla açıkça iddia edilebilir. 

Bilim-iktidar ilişkisinin bir boyutu da iktidarın kaynağına yöneliktir. Bilimin muhatap olduğu iktidar kaynakları dört kategoride ele alınabilir. Bu iktidarların başında siyasi iktidar gelmektedir. Güçleri ve etki alanlarının birbirinden farklılaştığı ancak bilimi şekillendiren diğer güç kaynakları, sermaye, medya ve toplumdur. Bilim insanları, bütün tarafsızlıkları ve bilimsel nesnellik ilkelerine rağmen yazdıkları her satırı, söyledikleri her cümleyi şöyle ya da böyle fon kaynaklarının, toplumun ve elbette bilimsel çalışmalarına aracılık edecek medyanın beklentilerine göre şekillendirirler. Gerçi kendini bu güç kaynaklarının beklentilerine göre şekillendirmediklerini iddia edenler olsa da bunların da bilimsel kurumlarda, toplumda ve medyada yer bulabilme imkanları oldukça düşüktür. 

Buradaki temel sorun bilim insanlarının etik tutumlarından daha çok bu dört güç kaynağının birbirleriyle olan yakın ilişkisi içinde bilimin sıkışık durumudur. Bilim insanlarının medarı maişet dertleri yanında görünür olma ve kabul görme ihtiyaçları, zengin olma ve kendilerini gerçekleştirme arzularının onları güç kaynaklarının egemen olduğu ortama uyum sağlamaya zorladığı iddia edilebilir. Bilim kurul ve kurumlarının idari ve mali yapılanmalarının devletlerin yönetim, denetim ve gözetimi altında olmasının da bunda etkisi vardır. 

Buraya kadar ortaya konan manzara, 19 ve 20. yüzyıllarda altın çağını yaşayan ulus-devletlerin politik iktidar alanında kalan kalkınma, rekabet ve meşruiyet ile ilgisi bakımından iktidar-bilim ilişkisinin tezahürüdür. 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren refah devletinin sıkıntıya girmesi, küreselleşme ve dijitalleşme ile birlikte egemen gücün hükümetlerin, sermayenin ve medyanın elinden açık topluma geçmeye başladığı yeni bir dönem yaşanmaktadır. Bu dönemde bilim kurumlarının oluşumu, bilimsel çalışmalar için kaynak sağlama ve bilimin yayılması ile ilgili imkanlar bakımından yeni bir döneme geçtiğimizi söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yeni dönemde bilimsel bilginin üretilmesi, geliştirilmesi ve yayılması için şimdiye kadar olmayan koşulların oluşmaya başladığı söylenebilir. 

Salgın döneminde, bilim-iktidar ilişkilerinde bu dönüşümün etkilerini de açıkça gözlemledik. Başta Çin’de olmak üzere hemen her ülkede salgın ile ilgili açıklamalarda gerek bilim kurullarının gerekse hükümet sözcülerinin kamuoyuna şeffaflık sözü vermeleri ve sürekli şeffaf olduklarına vurgu yapmaları, bilim-iktidar ilişkilerinde küreselleşme, dijitalleşme ve geniş toplum kesimlerinin yükselen eğitimlerinin etkisi olduğu inkar edilemez. 

Diğer taraftan çevre, insan hakları ve ekonomik sürdürülebilirlik gibi alanlarda politik iktidarların, sermayenin, medyanın bilimi daha fazla manipüle etme lüksü kalmadığı da söylenebilir. Geniş halk kitlelerinin bilimsel ve teknolojik okuryazarlıklarının da gelişmesiyle bilime ilk kaynaktan ulaşma imkanlarının artmış olması bilim ile iktidar arasındaki ilişkiyi daha eşitlikçi bir yapıya doğru evirdiğini söylemek yanlış bir tahmin olmayacaktır. 

Bugünlerde tartışılan konuların başında salgın sonrası dünyada ulus-devletlerin etkisinin artacağına ilişkin öngörüler gelmektedir. Bilim-iktidar ilişkileri açısından bakıldığında sürecin ortakyaşar insan anlayışı çerçevesinde küresel düzeyde bilimin rehberliğinde form değiştirmiş bir ulus-devlete doğru evirileceğini söylemek olguların işaretlerine daha uygun gibi görünmektedir. 

Belki bu salgın deneyimiyle, şimdiye kadar romantik iyi niyetten ileri gidemeyen bilimsel nesnellik ve iktidarların şeffaflığı gerçek olur. Daha açık bir ifadeyle idari ve mali yapı nasıl olursa olsun akademik özerklik ve özgüven gerçekten hayata geçer.  

ARAŞTIRMA MERKEZLERİMİZ

KURULUŞLARIMIZ