17 Mart 2020

KRİZ ZAMANINDA BAŞKASINI DÜŞÜNMEK

Koronavirüs salgını, ilk olarak Aralık 2019’da Çin’de ortaya çıkmasının ardından 3-4 aylık bir süre zarfında yüz elliden fazla ülkede yayıldı. Hastalığın Çin’in ardından oldukça hızlı bir şekilde artış gösterdiği ilk iki ülke İtalya ve İran. Bu iki ülkede salgının çok kısa bir sürede hızla yayılmasının, hem yönetim temelinde hem de halkın nazarında salgının ciddiye alınmaması ve bu sebeple de gerekli önlemlerin yerine getirilmemesi sebebiyle ortaya çıktığı iddia ediliyor. Mart ayı itibariyle Türkiye’de tespit edilen koronavirüs vakaları halihazırda kontrol altında ve gidişata dair sıkı bir bilgilendirme ve takip faaliyeti yürütülüyor. Şimdiye kadar gelinen noktada süreç yönetiminin başarılı olduğu görülüyor. Peki bireysel yaşam alanlarımızda salgın hastalık sürecinde nasıl değişiklikler öngörülüyoruz?


Kriz zamanlarının en can yakan örneklerini gördüğümüz salgın hastalık süreci, kişinin kendi varoluşunu sorguladığı bir zaman olmanın yanısıra yekdiğeri ile ilişkileri açısından sınandığı zamanlara tekabül eder. Zahiren birbirinden yalıtılmış ortamlarda bulunsak ve ilişkilerimizi en aza indirmeye çalışsak bile salgının olduğu zamanda yaptığımız tüm eylemlerin sonuçları katlanarak neticelenecektir. Tüketim alışkanlıklarından, temizlik davranışlarına, alım-satım süreçlerinin organizasyonundan, çalışma şartlarına ve eğitimin formunda meydana gelen yapısal değişikliklere varıncaya kadar hayatın birçok alanında eylemlerimizin toplumsal etkilerini görürüz. Etkinin niteliksel ve niceliksel bu artışı, ben’in ötesinde olan bir “başkası”nı düşünmeyi gerekli kılar. Çünkü senin mahrumiyetin bir başkasının kaybında kendisini gösterir, hiçbir taraf için bir kazanma söz konusu olmaz.




Bu nedenle virüs sebebiyle insanların temizlik ve yiyecek maddelerine yönelik talep artışı, haksız kazançları ve karaborsacılığı ortaya çıkarsa ve sınırlı bir insan grubunun daha fazla kazanmasını doğursa da uzun vadeli bir kazanç olarak ortaya çıkmayacaktır. Çünkü toplumsal yapıda meydana gelen güvensiz ve güvencesiz ortam, alım-satım süreçlerini çok daha fazla sekteye uğratacak ve kısa yoldan edinilen haksız kazanç daha büyük bir kayba yol açacaktır. Bir diğer husus virüsün yayılmaması için alınması gereken önlemlerdir. Türkiye açısından çok sınırlı bir vaka durumu olması sevindirici olsa da İtalya ve Çin örneklerinde görüldüğü üzere umursamazlık ve tedbirsizlik vahim sonuçlar doğurabilmektedir. Bu sebeple yönetim bazında alınan tedbirlerin çok ötesinde insanların kişisel duyarlılığa sahip olmaları büyük bir önem taşımaktadır. Öte yandan kamusalın özel alana müdahalesine yönelik bir takım sınırlılıklar, öncelikli tedbirin özel alan çerçevesinde alınmasını gerekli kılmakta, bu da bireylerin daha duyarlı olması anlamına gelmektedir.


Hiçbir önlem almayarak salgına karşı lakayt bir tavır içerisinde olmak kişinin kendi sağlığına ve yaşamına dair bir umursamazlık iken; kendisinden başkasına yönelik ahlaki bir sorumsuzluk olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü alınmayan her bir basit önlem, kişinin kendi bireysel yaşamından çok daha ötesini etkilemekte ve başka hayatları tehlikeye sokmaktadır. “Bize bir şey olmaz” kolaycılığının yanında salgına rağmen Fransa’da gerçekleştirilen Şirinler Festivali sebebiyle binlerce kişinin bir araya gelmesi aynı sorumsuzluğun farklı ifade biçimleridir.




İlkinde teslimiyet ve korkusuzluk örtüsü altında insani yükümlülükler dışlanırken; ikinci durumda bireysel haz ve eğlence, insani özne olmanın gerekliliklerini dışarıda bırakmaktadır. Birbirinden çok farklı gibi görünen bu iki eylem biçimi aslında tek bir noktada buluşur: Başkasını yok sayarak toplumsal adalet ve dengeyi bozmak. Oysa kaldığımız yerden devam etmemiz ve oluşabilecek kayıplara rağmen sürekliliği sağlayabilmemiz ancak bireysel farkındalık ve bilinç ile gerçekleşir. Bu durumu sadece Türkiye merkezinde de düşünmemek gerekir. Salgının ortaya çıkış ve yayılma sürecini dikkate aldığımızda, etkileşimin bu kadar güçlü olduğu bir dönemde olumsuz vakıaların sonuçlarının da ulus devletlerin sınırlarının çok ötesinde ne kadar fazla insanı etkileyebileceğini görmüş oluyoruz. İnsani varoluşumuzun bir gereği olarak kriz zamanlarında kendimizden “başkası”nı görmeye ve gözetmeye çok daha fazla ihtiyacımız var. Çünkü hepimiz aynı gemideyiz ve gidebileceğimiz başka bir dünya yok. 

ARAŞTIRMA MERKEZLERİMİZ

KURULUŞLARIMIZ