08 Mart 2020

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NE NE YAPILABİLİR?

 Kadına yönelik şiddet uluslararası düzeyde ilk kez 1980’li yıllarda gündeme gelmiştir. Bu konudaki ilk doğrudan düzenleme, BM tarafından yürürlüğe konulan 1993 tarihli “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Sözleşme” dir. Sözleşme hukuki bağlayıcılığı olmamasına rağmen, kadına yönelik şiddet olgusu gündeminde olan devletleri pozitif yönde etkileyerek düzenleme yapmaya sevketmiştir. Türkiye’de de bu gelişmelere bağlı olmak üzere 1998 tarihli 4320 sayılı “Ailenin Korunması Hakkında Kanun” kabul edilmiştir.

Kadına yönelik şiddeti insan hakları çerçevesinde ele alan, bağlayıcılığı ve yaptırım gücü olan ilk sözleşme ise meşhur İstanbul Sözleşmesi’dir. Tam ismi ise “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi”’dir. 




11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açıldığı için bu ismi alan sözleşme, TBMM tarafından 14 Mart 2012’de kabul edilmiş, 1 Ağustos 2014 tarihinde de yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeyi ilk imzalayan ülke de Türkiye olmuştur ve sözleşmeye herhangi bir çekince koyulmamıştır. Ardından sözleşmedeki hükümlere uygun şekilde 6284 sayılı Ailenin Korunması Hakkında Kanun da yürürlüğe girmiştir.

İstanbul Sözleşmesi, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üzerinde sürekli tartışma olmuş bir uluslararası sözleşme olarak kendini göstermektedir. Yakın zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, toplumsal talepleri göz önüne alarak, sözleşmenin yeniden ele alınması gerektiğini ifade etti.

Toplumda tartışması yapılan ilk başlık, sözleşmenin toplumsal cinsiyet eşitliğini düzenleyen 3. ve 4. maddelerine yönelik. Yapılan eleştirilerde bu maddelerin eşcinsel birliktelikleri yasal teminat altına aldığı ve bu durumun toplum yapısını bozduğu dile getirilmekte. Bir diğer itiraz ise, kadının beyanı esas alınarak erkekler için verilen evden uzaklaştırma kararlarının aileleri parçaladığı iddiası. Yine İstanbul Sözleşmesi’nin, taraflar arasında şiddete ilişkin arabuluculuk ve uzlaştırma süreçlerinin yasaklanmasını düzenleyen 48. maddesi de eleştiriliyor. 

Tüm bu tartışmalardan bağımsız olarak söylenebilir ki, esasında sözleşme pek çok açıdan sosyal değişim süreçlerinin mecburen gündeme getirdiği olguları içeriyor. Böyle bir sözleşme olmasa da bu ve buna benzer meselelerle ilgili gidişat bugünkü yönde olabilirdi. Diğer yandan kadına yönelik şiddetin önlenmesi gibi gündem üzerinden imzalanan sözleşmenin bu gibi özellikleri, korumak istediği esas düzen bakımından da tereddütleri ortaya çıkarmıştır.  

Sözleşme’nin orijinal başlığı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olmasına rağmen, Türkçeye “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olarak çevrilmiştir. Esasında imzalanırken bir politik tercih belirlemesinde de bulunulduğu ifade edilebilir.

Bu minvalde sözleşme metnindeki ev içi şiddet (domestic violence) ibaresi, Türkçeye aile içi şiddet olarak çevrilmiş, ev içinde (domestic unit) ibaresi ise aile birliğinde olarak çevrilmiştir. Ayrıca, eşler veya partnerler arasındaki şiddet ibaresi, eşler veya ebeveynler arasındaki şiddet olarak çevrilmiştir. 

Kanımca bu durum basit bir çeviri hatası değildir. Sözleşme’nin etkileri dolayısıyla uluslararası hukuk bakımından bir karşılığı olmasa da adeta sözleşmeye “sosyal çekince” konulmuş, toplumdaki olumsuz yansıması bertaraf edilmeye çalışılmıştır. 

Sözleşme’ye baktığımızda hangi maddelerine çekince konulabileceği, Sözleşme’nin 78. maddesinde düzenlenmiştir. Ancak Türkiye sözleşmeyi imzalarken herhangi bir çekince koymamıştır. Esasında çekince konulabilecek maddelere baktığımızda, sınırlı alanlarda olduğunu, şu an toplumda tartışma konusu olan ve sözleşmenin toplumdaki algısını değiştirecek nitelikte alanlar olmadığını görebiliriz. Bu sebeple Türkiye’nin sözleşmeyi imzalarken çekince koymadığı eleştirisine katılabilmek güçtür. 


Peki Şu Aşamada Ne Yapılabilir?

Bu konuda iki senaryo bulunuyor.

İlk olarak sözleşme metninde bir değişiklik yapmamız söz konusu değildir. Kanunla uygun bulunmuş bir uluslararası sözleşme vardır ve Anayasa md. 90/5 hükmü gereğince, bu sözleşme kanun hükmündedir. Ayrıca anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz.

Diğer taraftan uygun bulma kanunu ile yürürlüğe girdiğinden, çıkarılacak ayrı bir kanun uluslararası sözleşmede değişiklik anlamına gelir ki bu durum Anayasa’nın 90/5 hükmüne aykırılık teşkil eder. Ayrıca belirtmek gerekir ki sözleşmeyi revize edecekse Avrupa Konseyi edecektir. 

Bu noktada devletlerin uluslararası sözleşmelere yönelik tek taraflı işlemlerini, (unilateral acts of states) gündeme almak gerekir. Ancak alan, uluslararası hukukun tartışmalı konularından birini teşkil etmektedir.

Bu noktada yapılabilecek en önemli şey, Türkiye’nin sözleşmeye bir yorum beyanı (interpretative declaration) koyması olabilir. Zira bu nitelikteki devlet tek taraflı işlemleri, sözleşmenin belli maddelerini anlamlandırma ve uygulama konularında bir açıklamayı içermektedir. 

Yorum beyanı, çekinceden (reservation) sözleşmenin herhangi bir hükmünün hukuki etkisini dışlama veya değiştirmediğini iddia etmeme yönüyle ayrılır. Ancak burada Türkiye’nin sözleşme ile ilgili verebileceği yorum beyanının çekince gibi değerlendirilerek, sözleşmeye taraf ülkeler ve Avrupa Konseyi’nde kabul görmemesi tehlikesi de bulunmaktadır. Yorum beyanı yukarıda belirttiğimiz gibi sözleşmenin hükümlerini değiştirmediği için karşı tarafın kabulüne ihtiyaç yoktur ancak içerik çekince ile aynı etkiyi doğuruyorsa adı yorum beyanı olsa dahi karşı taraflar bunun aslında bir çekince olduğunu iddia edebilir. Bu yüzden yorum beyanının dikkatli hazırlanması gerekir. 

Sonuç olarak yorum beyanı, diplomatik ve siyasi bir tercihi ortaya koyacağından önem arzedebilir. Halihazırda bir “yorum beyanının” sözleşmenin yürürlüğe konduğu sırada yapılan, uluslararası hukukta bir karşılığı olmayan ve yukarıda bahsettiğimiz “sosyal çekince” den daha etkili bir yol olduğu açıktır.

 

ARAŞTIRMA MERKEZLERİMİZ

KURULUŞLARIMIZ