21 Nisan 2020

DEĞİŞİM ŞART AMA YAPABİLİR MİYİZ? SALGIN SİSTEMİN “SIHHAT” TESTİNE DÖNÜŞTÜ



Bugünlerde en sık duyduğumuz ifadelerin başında “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” ve “Bir şeyler yapmak lazım” gelmekte desek sanırım yanlış olmaz. İlk haftalarda Kovid-19’a yönelik tedbirler temel gündem iken, bugünlerde sağlık yanında değişik alanlarda Kovid-19’un etkileri ve neler doğurabileceği daha çok konuşulur olmaya başladı. Nasıl bir uluslararası sistemin oluşacağından ekonomi ve sosyal etkilerine; eğitimden sosyal ilişkilerimiz ve psikolojik durumumuza nasıl yansıyacağına ilişkin çok çeşitli alanlarda yazı, paylaşım ve tartışma oturumlarının arttığını gözlemliyoruz. Dile getirilen görüşlerin ağırlıklı olarak veri ve bilgi temelli olmaktan ziyade ilk izlenimlerden oluştuğunu ifade edebiliriz. “Ne yapılabilir?” sorusu etrafında devam eden bu çabaların çok önemli olduğunun altını çizerek, bu görüşlerin sonuç verebilmesinin “Nasıl yapılabilir?” sorusu ile birlikte ele alınmasına bağlı olduğunu vurgulamakta yarar var. Ne sorusu “doğru işlerin” yapılması, nasıl sorusu ise “işlerin doğru yapılması” konusunda cevap bulmaya yarayacaktır. Ne ve nasıl sorularına cevap bulma arayışını daha derindeki “Niçin yapmalı?” sorusu harekete geçirdiği zaman, ne ve nasıl sorularına bulacağımız cevapların düzeyi farklılaşmakta ve daha anlamlı hale gelmekte. Konu kapsamı ve önemi dolayısıyla geniş bir yazı dizisi olacak nitelikte. Başlangıç sayılabilecek bu yazıda Kovid-19 vakasını bir sağlık sorunu olarak ele almanın ötesinde “mevcut sistemin sıhhatini test eden bir olay” olarak ele alacağım. Konuyu ele alırken mevcut sistemin değişime hazır bulunuşu üzerine odaklanacağım. 



Bir Sağlık Sorununun Hayatın Sıhhatini Gün Yüzüne Çıkarması

Yeni koronavirüs vakasının ortaya çıkışı, etkileri, tedbirler, tedavi yöntemleri gibi konularda devam eden yoğun çabanın hız kesmeden devam etmesi gereği açık. Bununla birlikte “Ne yapmalı?” ve “Nasıl yapmalı?” sorularını daha geniş çerçevede ele aldığımızda Kovid-19, sadece bir sağlık sorunu olmayıp bireysel, toplumsal ve uluslararası alanda uzun süredir devam eden ama göz ardı edilen “sıhhat” sorunlarını ortaya çıkaran ve devam etmekte olan pek çok değişimi de hızlandıran bir olgu niteliğinde görünüyor. Diğer bir ifade ile hayatın sıhhatinin testten geçtiği ve test sonuçlarıyla yüzleşerek reçete yazılması gereken bir dönemdeyiz. Kovid-19 “sistem” düzeyinde sonuçlar doğuran “olay” düzeyinde bir gelişmedir denilebilir. Yaşadıklarımızı olay ve kişiler düzeyinde ele almamız kavrayışımızı sınırlandıracağı için ortaya çıkacak çözümler de sınırlı olacaktır. Kovid-19’u kişi ve olay düzeyinin üzerinde bir bakışla ele almaya ihtiyacımız var. Bu yüzden “Ne yapmalı?” ve “Nasıl yapmalı?” soruları sorunu sistem düzeyinde, teknik ve sosyal yönünü birlikte ele alarak derinlikli ve bütüncül kavramayı gerektiriyor. Bu bağlamda birbiriyle ilişkili şu üç temel soru önem arz etmekte: 

  • Sorun nasıl bir ortamda ortaya çıktı, neleri tetikledi ve bunların arasındaki ilişki nedir?
  • Birey, toplum, kurum, ülke ve uluslararası kuruluşların sorunu fark etme ve cevap verme kapasitesi neden ve hangi yönleriyle yetersiz kaldı?
  • Yeni dönemi etkileyen/etkileyecek gelişmeler ile bu gelişmelerin birbiriyle ilişkisi nasıl olacak ve hangi aktörler süreçte nasıl bir etkiye sahip olacak? 



Sağlık ve Sıhhatin Birlikte Ele Alınması 

Karşı karşıya olduğumuz salgın, çok kapsamlı, çok katmanlı, çok aktörlü ve çok karmaşık olay. ve ilişkilerin oluşturduğu bir sistemin sorunlarını daha belirgin hale getirdi. Bu anlamda sistem zorunlu değişimle karşı karşıya kaldı. Bu zorunlu değişime ülkeler, toplumlar, kurumlar ve bireylerin hazırlıksız yakalandı. Bu hazırlıksız yakalanmanın sonucunda aktörler vakayı anlama ve harekete geçmede yavaş kaldı. Olayın büyüklüğü ve ciddiyeti fark edilince kriz döneminin gerektirdiği hızlı ve acil çözümler bulma ihtiyacı doğal olarak politika yapıcıların, karar verici konumda olanların ve uygulayıcıların öncelikli gündemi haline geldi. 


Krizin çözümüne ve bugüne yönelik ağırlıklı olarak sağlık ve kamu düzeni alanında yoğunlaşan bu faaliyetlerin ve çözüm çabalarının hız kesmeden devam etmesi bir zorunluluk. Bu düzeyde hız, dikkat, konsantrasyon ve önleme yönelik bakış ve çabalar olmazsa olmaz. Bugünkü kriz durumunu iyi yönetmek çok önemli ve gerekli olmakla birlikte bu dönem uygulamalarının geleceği kurtarmak için yetmeyeceği de açık. Bunun yanında bu süreçte başka bir aklın da çok fazla beklenti ve acil çözüm ihtiyacı baskısı altında olmadan ve daha serin kanlı düşünme, anlama, analiz etme ve çözüm arayışı içinde olması hem bir gereklilik hem de bir sorumluluk.  Kolektif çaba ve çalışma gerektiren bu sorumluluk en fazla üniversiteler, düşünce kuruluşları ile bilgi ve fikir üretimiyle meşgul kişilere düşüyor. 



Değişime Ne Kadar Hazırız?

Değişime hazır bulunuş, “değişimin gerekliliği” ve “değişimin başarıyla gerçekleştirilebilmesine” ilişkin bilişsel, duygusal ve davranışsal boyutlardan oluşan tutumumuzu gösterir. 

  • Bilişsel boyut değişim hakkında ne düşündüğümüzle ilgili olup değişimin gerekli olup olmaması, fayda ve zararı, getireceği imkanlar ve zorluklar gibi düşünce boyutunda durumumuzu ortaya koyar.  
  • Duygusal boyut değişim hakkında endişe, korku, kızgınlık, umut gibi ne hissettiğimizle ilgilidir. 
  • Davranışsal boyut ise değişime yönelik eylemde bulunma niyetimizi gösterir. 

Bahsedilen boyutlar değişime hazır bulunuşun durumunu ve düzeyini gösterir.  Bu tespit özellikle nasıl yapılması gerektiğinin teknik yönleri yanında sosyal yönlerini de dikkate almamızı sağlar. Bu çerçeveden hareketle, Kovid-19’un tetiklediği/sebep olduğu değişime bireysel, toplumsal, kurumsal, ulusal ve uluslararası düzeyde ne kadar hazır bulunulduğunun tespiti oldukça önemli. Daha önce de ifade ettiğim gibi çok kapsamlı, çok katmanlı, çok aktörlü ve karmaşık bir sistemin karşı karşıya olduğu değişimin boyutlarını kavramak için doğru yöntem ve yaklaşımlara ihtiyaç var. 


Değişime hazır bulunuşun tespiti aynı zamanda “beslendiğimiz sistemle” değişim niyetiyle yüzleşmeyi gerektirdiği için psikolojik olarak çok kolay değildir. Çünkü karşımıza çıkan tablo düşünce, duygu ve eyleme geçme bakımından bizi test ederken ne yapacağımızı ve nasıl yapacağımızı da derinden etkileyecektir. Normal zamanlarda uzattığımız, ertelediğimiz bu süreçler Kovid-19 ile acil ve zorunlu hale geldi. Bu bağlamda değişime hazır bulunuş için yapılacak tanımlama ve tespitlerin düzeyi, bütünlüğü ve doğruluğu değişim sürecinin başarısı için kritik bir öneme sahip. 

Değişime hazır bulunuş birey, toplum, kurum ve ülkelerin mevcut sistemin değişimi ve buna yönelik politika ve uygulamaları düşünce ve duygu düzeyinde kabul etme, kucaklama ve benimseme eğiliminin derecesini gösterir. Bu düzeyinin yüksek olması değişimin kabulü, benimsenmesi ve desteklenmesine katkı sağlar. Değişime hazır bulunuş, değişim çabalarına yönelik ortaya çıkabilecek direnç ve destek verme davranışlarının bilişsel işaretleridir. Değişime hazır bulunuş aynı zamanda insanların bireysel ve kolektif olarak hazırlığını, motivasyonunu ve teknik olarak değişimi gerçekleştirme kabiliyetinin düzeyini gösterir.  Bu düzey değişimi anlama, değişimi yönetme ve geleceğe sistematik hazırlanma adına önemli bir imkân sunar.



Değişim Şart Ama Yapabilir Miyiz?

Değişim dönemlerinde en çok zorlanılan konuların başında değişim ihtiyacını ve değişimin gerekliliğini gösterebilmek, fark edilmesini sağlayabilmektir. Hem değişimi etkileyen gelişmeler ve işaretlerin kavranamaması hem de devam eden düzenin sorunları olsa da bozulmaması (konfor alanımızın bozulmaması isteği) yönündeki tutum, değişim ihtiyacını görmeyi ve bu konuda ikna olmayı engellemektedir. Bu yüzden gerekli olmasına rağmen çoğu zaman değişim ihtiyacı fark edilememekte veya görmezden gelinmekte ve çoğu değişim çabası sonuçsuz kalmaktadır. Kovid-19 değişimin gerekliliğini çok çarpıcı bir biçimde gösterdiği için değişimin gerekliliği konusunda her seviyede neredeyse mutabakat olduğunu, bunun da değişim yapma konusunda önemli bir imkân sunduğunu söyleyebiliriz. Bu krizle birlikte bir yandan dünyanın farklı coğrafyalarında açlık ve savaşların gölgesinde yaşamaya çalışan insanların bulunduğu, gelir dağılımındaki adaletsizliğin artarak devam ettiği, çevrenin hoyratça kullanıldığı, güç ve sermaye sahiplerinin kaynakların önemli bir kısmının silah ve savunma sanayine harcadığı küresel sistemi daha yakından tanıdık. Yine bu krizle koca koca devletlerin ve yöneticilerinin vatandaşlarının başına gelebilecek sorunlar konusunda ne kadar hazırlıksız olduklarını endişeyle izledik. Bu kriz, niçin ve nereye olduğunu düşünmeden ve anlamadan koştuğumuz ya da koşmak zorunda olduğumuz çalışma hayatımızı bir nebze sorgulamamıza vesile oldu ve farklı biçimlerde de çalışılabileceğini görmemizi sağladı. Aile ve sosyal ilişkilerimizde önemsiz ve küçük görüp ihmal ettiğimiz sıradan davranışların ne kadar kıymetli olduğunu bu dönemde daha açık fark ettik. Kısaca, bir şeylerin yolunda gitmediği ve bundan sonra da gitmeyeceğini gördük. Normal zamanlarda değişimin gerekliliğine bireysel ve toplumsal düzeyde inanç oluşturmak oldukça zorken bu dönem değişim ihtiyacını fark etmeyi kolaylaştırdı. Değişim konusunda önemli bir imkân sağlayan bu farkındalık, değişimin yapılabileceğine duyulan inanç ile birlikte kolaylaştırıcı ve hızlandırıcı bir etki oluşturmaktadır. Değişimin gerekli olduğunu fark edip bunun yapılabileceğine yönelik güven ve inanç yoksa, bu durumda insanların endişe, umutsuzluk ve korkuları artmakta, eyleme geçme enerjileri azalmaktadır. 

Değişimin gerekliliğinin çok çarpıcı bir biçimde görüldüğü bu dönemde birey, aile, kurum, toplum, ülke ve uluslararası düzeyde sorumlu kişilerin bu değişimi yönetebilecek kapasiteye (bilgi, beceri ve kaynak) sahip olmaları ve bu kapasiteye yönelik güven duygusu bugünlerde en önemli. Değişimi ve değişim sürecini yönetme kapasitesinin varlığı yanında bu kapasiteye duyulan güven çok önemli bir psikolojik sermaye oluşturmakta. Tam da bu noktada siyasetçi, bilim insanı, girişimci, yönetici, eğitimci, işçi, memur vb. herkesin konumunun gerektirdiği kapasiteye sahip olması, bunun hakkını vermesi, buna göre sorumlu davranması ve bu konuda güven vermesi gerekiyor. Buradaki kapasite ve güven duygusunun düzeyi bundan sonra gelişmelerin ne yöne gideceğini etkileyecektir. Bir kaç örnek vermek gerekirse; siyasetçinin karar verme yöntemi ve kararları toplumla paylaşma biçimindeki tutarlılık; bilim insanlarının sunduğu çözüm önerilerinin sadece bilimsel düzeyde bir çaba olmadığı, umut ve beklenti oluşturarak toplumsal bir karşılığının da bulunduğu hassasiyeti ve sorumluluğu; girişimci ve yöneticilerin eldeki imkanları ve kaynakları etkin kullanarak kolaylaştırıcı olması çabası; özel ve kamu çalışanlarının uzaktan çalışma imkanını üretken ve sorumlu biçimde kullanarak bunun olabileceğini göstermesi önem arz etmekte. Örneklerde olduğu gibi değişimi yönetme kapasitemiz, yaklaşımımız ve oluşturduğumuz güven düzeyi muhataplarımızın bundan sonrasına yönelik düşüncelerini şekillendirecek tohumlar gibi. Bu tohumlar ya yeniyi deneme güven ve umudu ile yeni bir anlayış doğuracak, ya da kontrolsüz, hesapsız ve bir kısmı da gereksiz talepler olarak çoğalıp stres ve kaygıyı daha da artıracak. Çünkü bugünlerde etrafımızda olan bitene karşı çok duyarlıyız. Her şeyi bundan sonra neler olabileceğinin işareti olarak okuma eğilimindeyiz. Ne ekersek onu biçeceğimiz anlayışı ve sorumluluğu gerektiren günlerden geçmekteyiz. Sorumlu yerlerde bulunan siyasetçi, yönetici, bilim insanı vb. kişiler olarak bizim niyet, kapasite ve yaklaşımımıza göre çevremizdekiler değişime destek olacak ya da açık veya pasif direniş sergileyecek.



Değişim Hazır Olanları Sever

Uzun ve “geniş” bir yol bizi bekliyor. Ne yapılacağı ve nasıl yapılacağı konusunda çok boyutlu ve çok katmanlı hazırlık gerektiren bu süreç, doğru yöntemle çalışmayı, zaman ve enerjiyi etkin biçimde kullanmayı gerektiriyor. Bu noktada kritik birkaç husus öne çıkıyor. Öncelikle çok geniş bir alanda üretilmiş detaylı ve karmaşık veri ve bilgiyi toparlayıp analiz ederek kullanabilecek kollektif şuur ve akla sahip bir üst bakış gerekiyor. Sonra bu bakışı model, yöntem ve araçlara dönüştürebilme kapasitesinin tesis edilmesi diğer bir öncelik olmalı. Bu noktada üniversite ve düşünce kuruluşları ile bilgi ve düşünce üretimiyle meşgul kişi ve kurumların sorumluluğunu bir daha hatırlatmakta yarar var. Bu kurum ve kişiler bunu yapabilir mi? Yapmak yönünde çaba göstermek ve yapmak sorumluluğu taşıyorlar. Yapamadıkları zaman bu yaşadığımız sistem krizi bu kurum ve kişiler için varoluşsal bir krize dönüşecektir. Yoksa “Kendisi himmete muhtaç bir dede nerde kaldı gayrıya himmet ede” durumu uzun süre gitmez. 

Sonuç olarak değişime hazır bulunuşun düşünce, duygu ve eyleme geçme niyetine yönelik boyutlarının bireysel, toplumsal ve kurumsal düzeyde doğru kavranması gerekir. Buradan hareketle yeni bir anlam çerçevesi ve buna götürecek modeller oluşturulması; bunların gerçekleşmesi için kaynak ayırılması ve değişimin yapılabileceğine yönelik güven ve motivasyon sağlanması kritik. Son olarak bu değişime herkesin (ülke, kurum, toplum, birey) eşit yakalanmadığını, hazır olma durumuna göre değişimin riskler kadar imkanlar da doğuracağını not etmek gerekiyor.   

 

 

ARAŞTIRMA MERKEZLERİMİZ

KURULUŞLARIMIZ