03 Şubat 2020

Elazığ Depremi Paylaşımları: Acıyı Sosyal Medyada Yaşamak



24 Ocak Cuma akşamı Elazığ merkezli 6,8 büyüklüğünde bir deprem oldu. Deprem, 41 vatandaşımızın hayatını kaybetmesine, bini aşkın vatandaşımızın yaralanmasına ve yüzlerce konut ve işyerinin hasar görmesine sebep oldu.

Elazığ Depremi ile depremin ilk saatlerinden itibaren gündeme gelen konulardan biri de sosyal medyada depreme ilişkin yapılan paylaşım ve yorumlar oldu. Sosyal medyadaki sosyo-psikolojik, sosyo-politik ve sosyo-kültürel gerçekliğin depremin fiziki gerçekliğinin önüne geçmesinin arkasında hangi sebepler yatıyor?

Deprem coğrafyasındaki bir ülke olarak hemen her gün irili ufaklı depremler yaşıyoruz. Depremin yol açtığı zararı, acıyı, kaybı birçok ağır tecrübemizden biliyoruz. Deprem sebebiyle hayatını kaybedenlerin yakınlarına, yaralananlara ve evsiz kalanlara yaşadıkları zorlukları hafifletmek, dayanışma ruhuyla bir katkı sağlamak, komşuluk, kardeşlik, hemşehrilik, insanlık hakkı veya dini bir vecibe olarak elimizden geleni yapmayı bir borç kabul ediyoruz.

Bu insani duygu, Elazığ Depreminde de yaşandı. Acımızı, duygularımızı, düşüncelerimizi, sosyal medyadan alabildiğimiz haber ve bilgiler doğrultusunda yine sosyal medya aracılığıyla dile getirdik.




Kaçıngan ve Çekingen Asosyal kişiliklerin, Narsistlerin, Psikopatların Veya Sosyopatların Sayısı Artıyor

Sosyal medya, uzmanların ifadesiyle, çoğunlukla gerçek kimliklerle değil ‘artırılmış gerçeklik’le benzeştirebilen bir biçimde var olunan bir ortam. Kimi sosyal medya kullanıcıları, böyle bir ortamda gerçek hayattaki sosyal sınırlılıklarını aşan davranışlar sergileyebiliyor. Bir çeşit aşırılık ya da anomi olarak tanımlanabilecek bu davranışların altında teknolojinin yaygınlaşmasıyla gelen ve bütün insanları etkisi altına alan yeni yaşam koşulları olduğu kabul ediliyor. Bu yeni yapay sosyal yaşam alanının genişlemesiyle kaçıngan ve çekingen asosyal kişiliklerin, narsistlerin, psikopatların veya sosyopatların sayısı artıyor ya da daha görünür olmak için kişiliklerine uygun bir ortam bulmuş oluyorlar.

Bu tiplere
‘trol’ diye tabir edilen politik, ideolojik, ekonomik çıkarları, kişisel menfaatleri, kinleri ya da tercihleri sebebiyle çevresini manipüle ederek yandaşlarını artırmayı amaçlayan kişiler de rahatlıkla eklemlenebiliyor. Elazığ Depremi gibi her yeni durumu kişisel ya da kurumsal amaçları doğrultusunda harekete geçmek için bir fırsat olarak görenler çıkıyor. Bazen de bilgi kirliliği ile durumu bulanıklaştırmak isteyenler oluyor.

Ancak bütün bu sosyal medya gerçekliğinin bir de kültürel kodlarla ilişkili tarafları var. Sosyal medyada her geçmiş olsun mesajı yayınlayanı, her yardım çağrısında bulunanı, her eleştireni ‘trol’ ya da ‘hasta’ olarak kabul etmek mümkün değil. Sosyal medyadaki tartışmalar çoğunlukla gerçek kimlik ve kişilikler üzerinden gelişiyor. Bir noktaya kadar kitle psikolojisi ile açıklanabilecek bir durum olmakla birlikte sosyal medyada Elazığ Depremi gibi zihinlerde ve duygularda derin etki bırakan hadiselere ilişkin verilen tepkide kültürel kodların daha belirgin bir etkisinden söz etmek mümkün.




Türk Toplumu Bireysellikten Çok Cemiyetçiliğin Önde Olduğu Bir Toplum

Hofstede’nin araştırmaları ve teorisinden yola çıkarak Türk toplumunun bireysellikten çok cemiyetçiliğin önde olduğu bir toplum olduğunu söyleyebiliriz. Bu toplumsal özellik burada olanları, başka şehirlerde hatta başka ülkelerde yaşayanların sorunlarına da duyarlı olmaya yöneltiyor. Burada olanlar, sosyal medya aracılığıyla haber ve bilgi akışının çok hızlı olduğu bir ortamda mesafelerden bağımsız olarak yaşananlarla kendileri arasında doğrudan ilişki kurabiliyorlar.


T
ürk kültüründe eksik olana, hatalı olana, yanlışa müdahale konusunda da daha cüretli olunabiliyor. Bu anlamda insanlar meselelere kendi şahsi sorumluluk alanı olarak yaklaşabiliyor. Mesela çok fazla bilgi sahibi olmasa da insanalar bir trafik kazasında ya da bir ustanın bir işi yapış biçimiyle ilgili olarak müdahale etme cesaretine sahip olabiliyorlar.

Bu kültürün inanlarının
samimiyet ve duyarlılığı da sosyal medyada kolaylıkla yansıyabiliyor. Depreme ya da başka önemli bir toplumsal ve hatta bireysel bir hadiseye duyarsız kalmayı samimi olarak bir suç gibi hissediyor.




Fiziksel Olarak O Mekanda Olmayanlar Yaşananları Gözlemleme Fırsatı Bulamıyor.


Sosyal medya çok uzakta gerçekleşen hadiselere kişileri her an sürekli maruz bırakıyor ve fakat fiziksel olarak o mekanda olmayanlar yaşananları gözlemleme fırsatı bulamıyor. Bu durum birçoğunda eksiklik ve suçluluk duygusu oluşturuyor. Sosyal medyada yaşanan zaman ile gerçekte yaşanan zaman algısı arasındaki farktan doğan bu tepki süresi, konuyu sadece sosyal medyadan izleyenler için artırılmış gerçeklik halini alıyor. Yani içselleştirilmemiş duyguların kontrolsüz yansımaları ortaya çıkıyor.

Bu kültürün insanlarının bir miktar
fevri olduğu da bir gerçek. Acelecilik ve biraz da düşünmeden harekete geçme gibi özellikler, sosyal sorumluluk, duyarlılık, samimiyet ve fiziksel uzaklık gerçeklikleri ile birleştiğinde akla ilk geleni yazmaktan kendini alamıyor. Sosyal medyadaki zaman baskısı da üzerine eklenince geri dönülmez süreçler silsilesi başlamış oluyor. Bu acelecilikte, birilerinin diğerlerini geç kalmakla suçlama potansiyeli de etkili oluyor.




Deprem gibi sosyal acılar konusunda sosyal medya paylaşımlarıyla ile ilgili en yaygın kavramlardan biri de vicdan rahatlatma. Kentlileşen bireyler (sosyal medyada daha etkin olan grup) yaşanan hadisler hakkında sade suya tirit mesajlarla hem görünürlük ihtiyacını gidermiş hem de politik/sosyal bir konum alarak rahatlamış oluyor.

Konvansiyonel medya, son yıllarda hızla düşen izlenme ve okunma oranını artırma çabası ile deprem gibi sosyal yönü güçlü olan haberlerde mütemadiyen canlı yayın yolunu tercih ediyor. Bu yayıncılık bir taraftan kitlelerin doğru, hızlı ve sürekli haber almasını sağlarken bir taraftan da hadiseleri kitlelerin gözünde gerçek boyutundan farklı bir boyuta taşıyabiliyor. Bu algıyla ve maruz kalmayla oluşan psikolojik taşma sosyal medyada patlıyor.

Yine kültürel bir özellik olarak ata erkil bir toplumun üyeleri bastırılmış duygularını ve düşüncelerini ifade edebilmek için kendilerine sosyal medyada bir mecra bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Duyguların ve düşüncelerin bastırılması, onları ifade etme gücünün ve becerisinin de gelişmesine engel oluyor. Doğal bir ihtiyaç olarak ortaya çıkması gereken bu duygular deprem gibi derin psiko-sosyal etkileri olan hadiselerde sosyal medya gibi görece açık/özgür alanlarda kendilerine geniş bir mecra buluyorlar. Ancak duyguları ifade etmedeki yetersizlikler en naif konularda bile sosyal medyada bir savaş alanı oluşmasına yol açıyor. 




Elazığ Depremi bize bir kez daha deprem gerçeğini en acı yüzüyle gösterdi. Elazığ Depreminin gösterdiği diğer bir gerçek ise birlik ve beraberliğin ve dayanışma ruhunun bir yansıması olan sosyal medya etkileşimlerinin nasıl bu asıl amacı dinamitlediği. Sosyal medyada olup biten her şeyi trollerin ya da hasta ruhlu kişiliklerin yapıp etmeleri ile açıklamak yeterli olmuyor; kültürel, sosyal ve politik gerçekliklerin de bunda etkisi olduğu görülmeli.


Bu vesileyle üzerinden henüz bir hafta geçen depremde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifa ve zor durumda kalanlara kolaylıklar dilerim. 

ARAŞTIRMA MERKEZLERİMİZ

KURULUŞLARIMIZ