30 Haziran 2020

Doğu Akdeniz’de Derinleşen Petrol Arama Krizi



Doğu Akdeniz’de Derinleşen Petrol Arama Krizi

Doğu Akdeniz’in petrol ve doğal gaz kaynakları açısından zengin bir bölge olduğunu ortaya çıkaran araştırmalar, 2000’li yıllar itibariyle başlamıştır. Yapılan araştırmalar sonucunda, Doğu Akdeniz’deki yalnızca Herodot diye adlandırılan sahada 3,5 trilyon metreküp değerinde doğal gaz rezervinin bulunduğu açıklanırken bölgenin tamamında yaklaşık olarak 122 trilyon metreküp hidrokarbon rezervinin bulunduğu belirtilmiştir. Enerji potansiyeli göz önüne alındığında, Doğu Akdeniz’in jeopolitik ve savunma, ticaret ve ulaştırma alanlarındaki jeostratejik önemi yadsınamaz niteliktedir. Bölgeye sınırı olan ve olmayan çeşitli ülkeler, Doğu Akdeniz’deki enerji havzasında yer almak ve rezerv yataklarından kendi menfaatleri doğrultusunda faydalanmak için bölgede ruhsatlandırma çalışmaları yürütmektedir. 

Bu çerçevede, doğalgaz ve petrol rezervi açısından zengin olan Doğu Akdeniz’de, 2003 yılı itibariyle imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmaları başta Türkiye olmak üzere Doğu Akdeniz’e kıyısı olan çeşitli devletlerin uluslararası hukuktan kaynaklı haklarını ihlal etmiştir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Mısır arasında 2003 yılında imzalanan MEB anlaşmasıyla başlayan Doğu Akdeniz krizi; Kıbrıs’ın 2007 yılında tek taraflı olarak MEB ilan ettiği 13 parseli, çeşitli uluslararası şirketlere doğal gaz arama faaliyetleri için ihale etmesiyle devam etmiştir. Böylece, Türkiye’nin ve garantörlüğünü üstlendiği KKTC’nin uluslararası hukuktan doğan hakları ihlal edilmiş ve Doğu Akdeniz’deki kriz derinleşmiştir.



Ruhsatlandırma Çalışmaları

Uluslararası aktörler, Doğu Akdeniz’de sismik gemilerle hidrokarbon rezervlerini aramak ve sondaj gemileriyle yapılacak çalışmalarla da bulunan enerjinin açığa çıkarılması için bölgedeki varlıklarını arttırmaya çalışmaktadırlar. Ruhsatlandırma çalışmaları, ülkelerin kendi egemenlik haklarını koruma ve kullanmaları açısından önem arz etmektedir. Zira bölgede ruhsat alarak çalışma yapan şirketler arasında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), ABD şirketi Exxon Mobil ile Nobel, Fransız şirketi Total, İtalyan şirket Eni, Katar’a bağlı Petroleum, İngiltere merkezli BG, İsrail şirketi Delek ile Avner ve Güney Kore’ye ait olan Kogas bulunmaktadır. Doğu Akdeniz’e kıyısı olmasa dahi ABD ve İngiltere’nin petrol sahalarında yer alması, enerji denkleminden pay almak istediklerinin göstergesidir. Uluslararası enerji şirketleri bölgedeki araştırmalarını sürdürürken 2015 yılında İtalyan şirket Eni, 2019 yılında ise Exxon büyük miktarda doğalgaz keşfetmiş ve bu keşifler sonrası bölgedeki ruhsatlandırma çalışmaları hız kazanmıştı. Söz konusu şirketlere, GKRY tarafından Türkiye’nin ve KKTC’nin kıtasahanlığını ihlal ederek tek taraflı olarak MEB ilan ettiği parseller üzerinden arama ve sondaj ruhsatı verilirken TPAO’ya ruhsat sahaları, hem kendi yetki alanları üzerinden Türkiye tarafından hem de KKTC tarafından verildi. 

Geçtiğimiz günlerde ise, Türkiye’nin Libya ile imzaladığı MEB anlaşması neticesinde sahip olduğu, Girit Adası yakınlarında bulunan iki petrol sahası için Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) tarafından araştırma ve sondaj ruhsat başvurusu yapıldı. Yunanistan, kendi kıtasahanlığı alanlarının ihlali gerekçesiyle ruhsat başvurularına itiraz ederek Türkiye’yi diplomatik yollarla şikayet edeceğini açıkladı. Yunanistan ise 2019 yılında Girit Adası’nın batısında sondaj çalışması yapmak için Yunan şirketi Hellenic Petroleum, Amerikan şirketi ExxonMobil ve Fransız şirketi Total’e 8 yıl süreyle ruhsat vermişti. Rezervlerden sağlanacak gelirin bu üç şirket arasında pay edilecek olması, uluslararası aktörlerin Doğu Akdeniz denklemindeki konumlarını sağlamlaştırmak istediklerine işaret etmektedir. 




Deniz Hukukunda Önemli İki Kavram: Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak iddiasını ve bazı sahildar devletlerin gerçekleştirdiği hak ihlallerini tartışmak ve açıklığa kavuşturmak için uluslararası deniz hukukuna göre denizlerin yetki alanlarının paylaşımı konusunda öne çıkan iki kavramı açıklamak gereklidir: kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge. Zira bu iki kavram, sahildar devletlerin haklarını ve yetkilerini belirlemektedir.  

1945’te Truman Doktrini ile kavramsallaştırılan “kıta sahanlığı”, 1958 tarihli Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nin konusu olmuş ve 1982 yılında ise Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) ile düzenlenmiştir. Söz konusu sözleşmelere göre kıta sahanlığı, sahildar devletin “açık beyanına gerek olmaksızın” kullanabildiği tabii bir hakkıdır. Devlet, kıta sahanlığında cansız varlıklar –özellikle de doğal kaynaklar- ile alakalı olarak araştırma yapma yetkisine sahiptir. MEB ise geçmişte bir teamül olarak uygulanmış ancak 1982 tarihli BMDHS ile yazılı bir biçimde düzenlenerek deniz hukukunda yer edinmiştir. Sahildar devletin ilanıyla ya da ikinci bir devletle antlaşması şeklinde belirleyebildiği MEB, bir ülkenin karasularının başlangıç sınırından itibaren maksimum 200 deniz mili genişliğindeki alan için kullanılan bir kavramdır. Sahildar devlete, deniz yataklarının üstünde ve altında bilimsel araştırma yapabilme ve canlı/cansız doğal kaynakların araştırılması ve yönetimi konusunda yetki tanıyan MEB’in, coğrafi koordinatlarını ya da bu alanı gösteren bir harita yayımlayarak bir nüshasını BM Genel Sekreterliği’ne göndererek kıyı devlet, hukuka uygun bir biçimde münhasır ekonomik bölgesini ilan etmiş olur.[1] Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesi ve BMDHS’nin 74. maddesi uyarınca, kıyıları bitişik olan yahut coğrafi açıdan karşı karşıya bulunan devletler, MEB’i uluslararası hukuka uygun olarak ve hakkaniyetin gözetildiği bir anlaşma ile[2] belirlemek zorundadırlar.


Kıta sahanlığı, doğal bir hak olarak kavramsallaşmışken MEB ise tamamen ilan ya da antlaşma yoluyla söz konusu olabilen bir haktır. İki kavram da coğrafi olarak karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 millik alan için söz konusu olabilmektedir. Deniz tabanındaki ve toprağın altındaki cansız varlıklar üzerinde tasarruf yetkisi tanıyan kıta sahanlığı kavramı, deniz yatağı üstündeki suları da sınırları içine dahil eden MEB kavramına kıyasla sahildar devlete daha kısıtlı haklar tanımaktadır. Türkiye, 27 Kasım 2019 tarihinde Libya ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” ile Doğu Akdeniz’de ilk kez MEB ilan etmiş ve böylece deniz yetki alanlarının batı kısmını büyük oranda belirlemiştir. Ancak söz konusu tarihe kadar, 200 mil genişliğinde kıta sahanlığından doğan haklarını kullanmış ve bölgeye Barbaros Hayrettin Paşa sismik arama ve Fatih ile Yavuz sondaj gemilerini göndermiştir. 


Türkiye’nin, KKTC’nin Garantörü Olarak Sorumlulukları 

1959 tarihli Garanti Anlaşması çerçevesinde, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenlikten doğan haklarını kullanabilmesi ve bağımsızlığını sürdürebilmesi için İngiltere, Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantörlüğünü üstlenmiştir. Sözleşme, muhtevası gereğince “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni kapsasa da KKTC’yi uluslararası arenada tanıyan tek devlet Türkiye Cumhuriyeti olduğu için Türkiye dışındaki iki devlet, Doğu Akdeniz meselesinde GKRY’den yana tavır sergilemektedirler.  Türkiye’nin uluslararası sistemde yasal olarak KKTC’nin egemenliğini ve bağımsızlığını koruma görevi olduğu için Rum Yönetimi’nin KKTC’yi yok sayarak adayı temsilen girişimlerde bulunmasının karşısında durmak için hukuki gerekçeleri mevcuttur. Uluslararası anlaşmalar, Kıbrıs adasının tamamını temsilen GKRY ile yapılmaktadır. GKRY’nin, KKTC’yi ve burada yaşayan vatandaşların haklarını gözetmeden “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına 2003 yılında Mısır, 2007’de Lübnan ve 2010’da İsrail ile yapmış olduğu MEB anlaşmaları mevcuttur. 2011’de GKRY’nin sondaj faaliyetlerine başlamasının ardından aynı sene içinde KKTC ile Türkiye arasında, Türkiye’nin milli petrol arama şirketi olan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na petrol ve doğal gaz arama ruhsatı veren[3] “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması” imzalanmıştır. Ayrıca petrol sahasını araştırma, sondaj ve üretim konularında Türkiye’ye yetki veren bir anlaşma da[4] imzalanmış; böylece, muhtemel bir üretim durumunda gelirin yarı yarıya paylaşılacağı kararlaştırılmıştır. 


Avurpa Birliği (AB) Yaptırımlarının Meşruiyet Sorunu

GKRY’nin üye olduğu Avrupa Birliği, Türkiye’nin meşru haklarını korumak için bölgeye gönderdiği sondaj gemileri konusundaki rahatsızlığını Türkiye’ye yaptırım kararı alarak dile getirmiştir. Zira AB, 3. Havalimanına yapılan uçuşlar için avantaj sağlayan Kapsamlı Hava Taşımacılık Müzakerelerini ve üst düzey temasları askıya alacaklarını; AB’nin 2020 yılına kadar Türkiye’ye ödemesi planlanan 145,8 milyon Euro tutarındaki fonu azaltacaklarını belirtmiştir. 

GKRY’nin, Annan Planı Referandumunda ortak bir karar çıkmamasına rağmen 1 Mayıs 2004’te AB’ye adanın tümünü temsilen üye olması dolayısıyla AB, Türkiye’nin sondaj çalışmalarını kendi üyesinin egemenlik haklarının ihlali kapsamında değerlendirerek yaptırım kararı almıştır.  Aldığı kararlar üye devletler için bağlayıcı nitelikte olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1983 yılında BM’ye üye devletlere, KKTC’yi tanımamaları hususunda bir tavsiye karar vermiştir. BM tarafından tanınmayan bir devlet dolayısıyla AB tarafından da tanınmamaktadır. Zira GKRY, Kıbrıs Cumhuriyeti adına sınır sorunu gözetilmeksizin AB’ye üye olmuştur. Devleti kuran anlaşmalarda belirtildiği gibi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası kurum ya da örgütlere üyelik başvurusundan önce “Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin” onayı olmalıdır. Dolayısıyla, öncelikle GKRY’nin AB üyeliğinin hukuki anlamda geçerliliği tartışılmalıdır. Bunun yanı sıra, AB’nin Türkiye’ye karşı aldığı yaptırım kararı da hukuki gerekçeden yoksundur. Türkiye’nin sondaj gemileri, Doğu Akdeniz’de kendi kıta sahanlığı ve KKTC’nin kıta sahanlığı içerisinde fiilen petrol arama çalışmaları yapmaktadır. AB, kendi bünyesinde olan devletin egemenliğini muhafaza altına alma gerekçesiyle Türkiye’ye karşı yaptırım kararı almış olsa da GKRY’nin meşruiyeti tartışmaya açık olan “Kıbrıs adına AB üyeliği” ve Türkiye’nin kıta sahanlığını göz ardı ederek uluslararası deniz hukukuna aykırı olarak ilan ettiği MEB’de tek taraflı olarak yürüttüğü hidrokarbon faaliyetleri hususları; AB’nin, Türkiye’ye ilişkin yaptırım kararını hukuki dayanaktan yoksun olarak siyasi konjonktüre göre aldığına işaret etmektedir.


 

Doğu Akdeniz Gaz Forumu ve Krize Etkisi

2019 yılı Ocak ayının başında Türkiye ve KKTC hariç Akdeniz’de kıyıdaş olan, 7 devletin (GKRY, Yunanistan, İsrail, İtalya, Ürdün, Filistin, Mısır)  katılımıyla Kahire’de ilk kez “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” başlıklı bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda, enerji kaynaklarının adil ve hakkaniyet ölçüsünde kullanımı için Doğu Akdeniz’de kaynağı bulunan ülkelerin bir araya gelerek uluslararası örgüt kurmaları konusu olumlu karşılanmıştı.[5] Uluslararası Deniz Hukuku çerçevesinde doğal gaz rezervine sahip olan ya da üretimini yapan ülkeler arasındaki ikili ya da çoklu anlaşmaların arttırılması ve petrol konusunda bir piyasa oluşturulması da toplantının gündeminde en çok yer edinen konulardan olmuştu. İtalya, Mısır, Yunanistan, GKRY, İsrail, Ürdün ve Filistin’in katılımıyla gerçekleştirilen toplantıya; Türkiye, Suriye ve KKTC’nin davet edilmemesi, söz konusu 7 devletin bu üç devleti Doğu Akdeniz meselesinin dışında bırakmak istemesi olarak değerlendirilebilir. Türkiye üzerinden kaynakların transfer edildiği güzergâh, bölgede çıkarılacak doğal gazın Avrupa’ya taşınması konusunda maliyetin en az olduğu güzergâhtır. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’e kıyıdaş ülkelerin, alternatif bir güzergah olarak Mısır’daki likit doğal gaz terminalleri ile sıvılaştırılmış doğal gazı piyasaya sunabilme imkanına sahip olsalar dahi Türkiye’yle masaya oturma ihtimalleri bulunmaktadır. Türkiye’yi ve haklarını yok sayan politikaları sebebiyle, Türkiye’yi kabul etmeye mecbur bırakacakları nitelikte bulunan ya da konjonktürel olarak Türkiye’ye dayatacakları bir sözleşme ile masaya oturacakları muhtemel gözükmektedir.[6] Söz konusu forumun ikincisi, 2019 Temmuz ayında aynı ülkelerin katılımıyla düzenlenmiştir. Forumda, bölgesel bir doğal gaz piyasası kurulması gerektiği ve Doğu Akdeniz’de transit ülkelerin ya da üretici/tüketici konumundaki ülkelerin de foruma sonradan üye olabileceği belirtilmiştir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki konumu oldukça kritiktir. AB ve Doğu Akdeniz’de kıyısı bulunan üyeleri tarafından saf dışı bırakılmaya çalışılsa da Türkiye, bölgedeki en güçlü aktörlerden bir tanesidir. 


Türkiye-Libya Mutabakatının Krize Etkisi

Afrika kıtasının en büyük petrol rezervine sahip olan ve büyük oranda Avrupa pazarına ihraç eden Libya Hükümeti ile Türkiye arasında imzalanan ve 8 Aralık 2019 tarihinde yürürlüğe giren anlaşma sonucunda Türkiye ilan ettiği MEB’de sondaj faaliyetlerine devam etmektedir. İlan edilen MEB sınırı, Yunanistan tarafından 2011 yılında tek taraflı olarak sismik araştırma alanı olarak belirlenen ve 2014 yılında uluslararası şirketlere araştırma ve işletme ruhsatı verilen parsele karşılık gelmektedir. Yunanistan hem Libya’nın deniz yetki alanını hem de Türkiye’nin kıtasahanlığını ihlal etmişti. Muhtıranın Birleşmiş Milletler’e bildirilmesiyle de anlaşma, hukuki ve meşru bir biçim kazanmış ve Yunanistan ile Mısır ve GKRY arasında bir MEB ilanı yapılmasını engellemiştir. Türkiye ile Libya kıyıları arasında bulunan MEB’de yapılacak olan arama-sondaj faaliyetleri ancak bu iki ülkenin onayıyla gerçekleşecektir. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) ilan edilen MEB sınırı içinde yapmış olduğu ruhsat başvurusu ise, Doğu Akdeniz’de yeni bir dönemin başladığının göstergesidir. Zira bölgede geliştirilecek enerji projeleri ve inşa edilecek petrol işletme tesisleri ile Doğu Akdeniz’de rekabeti arttıracak adımlar olacaktır. Ayrıca geçtiğimiz günlerde TPAO, Doğu Akdeniz’deki 7 petrol sahasında araştırma ve sondaj faaliyetleri için ruhsat başvurusunda bulunmuştur. Başvuru, Yunanistan tarafından “egemenlik haklarının ihlali” olarak nitelendirilse de Türkiye’nin, ruhsat başvurusu yapılan sahaların BM’ye bildirilmiş olan kıta sahanlığı sınırlarında bulunduğunu belirtmesi kendi egemenlik haklarını koruduğuna ve bölgedeki rekabetin daha da arttığına işaret etmektedir. Bu durum, Doğu Akdeniz’de kritik bir konumda olan Türkiye’nin saf dışı bırakılacağı bir senaryonun gerçekleşme ihtimalinin olmadığını göstermektedir. Zira Türkiye, hem kıta sahanlığı hem de ilan ettiği MEB’den kaynaklı olarak Doğu Akdeniz’deki haklarını koruma konusunda halihazırda dördüncü sondaj faaliyeterine devam ederek kararlı adımlar atmaktadır. 


Yunanistan-İtalya MEB Anlaşması

Türkiye’nin imzaladığı MEB anlaşmasını ve kıta sahanlığı sınırında gerçekleştireceği sondaj faaliyetlerini “hukuka aykırı” olarak nitelendiren Yunanistan, İtalya ile İyon Denizi’ndeki MEB alanlarını belirleyen bir anlaşma imzaladı. Yunanistan’ın; Girit adasında tam yetki talep edip Ege adalarının, anakaralar gibi deniz yetki alanı olduğunu savunması ve anlaşmanın Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ve MEB’inin sınırlarına teğet olması kıyıdaş bir ülkenin önünü kapatması anlamına gelmektedir. Yunanistan’ın adalarda tam yetki talep edebilmesi için, bir ada ülkesi olması gereklidir ancak BMDHS’nin 46. Maddesine göre, adalarda tam yetkiye sahip olmak için ülkenin tamamen ya da büyük oranda adalardan oluşması gereklidir. Uluslararası hukuka aykırı davranak MEB ilan eden Yunanistan’ın adaların, anakara uzantısı gibi değerlendirilmesi görüşünden vazgeçmesi hukuka ve hakkaniyete uygun olacaktır. 


Bundan Sonra Doğu Akdeniz’deki Dengeler Nasıl Olacak?

Sahip olduğu hidrokarbon rezervleriyle mevcut konjonktürde uluslararası sistem için oldukça önemli olan Doğu Akdeniz’deki egemenlik sorunlarının artması, Türkiye’yi harekete geçirmiştir. Gerek Doğu Akdeniz’de menfaati bulunan devletlerin gerekse AB’nin, Türkiye’nin içinde yer almadığı bir “Doğu Akdeniz politikası” belirleyemeyecekleri aşikardır. Türkiye, Doğu Akdeniz meselesindeki net duruşuyla egemenlik haklarını koruma ve kullanma konusunda geri adım atmayacak, 3. Sondaj gemisi Kanuni’yi doğalgaz arama faaliyetlerine dahil edecektir. Hem siyasi hem de hukuki olarak bölgedeki varlığını güçlendirmek için doğal gaz rezervlerinin eşit olarak paylaşılmasını amaçlayan kıyıdaş devletlerin bir araya geleceği çözüm müzakerelerinin ilerleyen günlerde gündeme gelmesi ise bölgedeki tansiyon göz önünde bulundurulduğunda kaçınılmaz gözükmektedir.


[1]BM Deniz Hukuku Sözleşmesi (1982) http://denizmevzuat.udhb.gov.tr/dosyam/denizhukuku.pdf 

[2] Cihat Yaycı, ‘’Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye,’’ Bilge Strateji, 4, 6, (Bahar 2012), s. 15. 

[3]Kütükçü ve Kaya, ‘’Uluslararası Deniz Hukuku Kapsamında Doğu Akdeniz’deki Petrol ve Doğalgaz Kaynakları ile Türkiye’nin Hukuki Durumu,’’ s. 92.

[4]“KKTC İle Petrol Anlaşması İmzalandı”, Sabah,  2 Kasım 2011, https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2011/11/02/kktc-ile-petrol-anlasmasi-imzalandi

[5]  İsmail Kavaz, ‘’Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz Bir Mutabakat Mümkün mü?’’ Anadolu Ajansı, 17 Ocak 2019. https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/dogu-akdeniz-de-turkiye-siz-bir-mutabakat-mumkun-mu/1367182

[6]Kavaz, ‘’Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz Bir Mutabakat Mümkün mü?


ARAŞTIRMA MERKEZLERİMİZ

KURULUŞLARIMIZ