Kemiyet, Keyfiyet ve Bir Sürgün: Akdeniz'de Göçmenler

1 Şubat 2016

Akdeniz’de, İtalya açıklarında bir teknenin batması sonucu bilançosu yüzlere varan toplu ölümlerin yaşandığı ilk tarih 1996 yılıdır. Yaklaşık 30 yıldır Akdeniz, başta Afrika ve Orta Doğu ülkelerinden kaçarak kendilerine yeni bir sığınak arayan on binlerce mültecinin ölümüne tanıklık etti. Geçtiğimiz aylarda ise bu durumun artan ciddiyet ve vahametini gözler önüne seren iki toplu kıyım daha yaşandı. 18 Nisan 2015 günü, göçmenleri taşıyan bir teknenin Libya açıklarında battığını ve 800 insanın yaşamını yitirdiğini öğrendik. Bundan tam 4 gün önce ise 400 kişinin aynı şartlar altında sulara gömüldüğü haberini almıştık. Uluslararası Göç Örgütü’nün Nisan ayı sonunda yayınladığı rapora göre de Akdeniz’de göçmen ölümleri 2015 yılında geçen yıla oranla 30 kat arttı.

Bu haberleri, oldukça konforlu yaşam alanlarımızda gazeteden ya da sosyal medyadan takip ettiğimiz için, o insanların acılarından söz etmek oldukça güç. Çok uzun ve karmaşık bir sömürü ve savaşlar tarihinin son halkasını teşkil eden bu acılar 30 seneden beri keyfi olmayan sebeplerden dolayı Avrupa’ya göç etmeye çalışan Akdenizli göçmenlerin hikâyesi. Bu hikâye, can havli ile zorunlu bir kaçışın öyküsü.

Anlaşılacağı üzere bu göçün nedenlerinin Avrupa ve sömürge tarihi bağlamında değerlendirilebilecek çokça yönü vardır. Fakat burada ilginç bir meseleden söz açmak gerekir: Akdeniz’de göçmenlerin yaşadığı kazalar 1996’dan beri devam ederken, ilk kez 18 Nisan olayından sonra acil durum çağrısı yapıldı ve 23 Nisan 2015 günü Avrupa Birliği düzeyinde bir toplantı düzenlendi. Daha öncesinde ise bu kazalar için önlem alınması ve Avrupalı devletlerin, göçmenlerin ilk durakları olan İtalya, İspanya gibi ülkeler ile dayanışma içerisinde olması gerekliliğine dair bazı demeçler verilmesine rağmen son olaylar sonrasındaki bu acil çağrı, bir şeylerin göstergesi oldu. Bu çağrıya asıl sebep olan hayatını kaybeden insan sayısının fazlalığından başka bir şey değildi. Bu sayı karşısında Avrupalı devletler, hala somut bir çözüm önerisi üretmemek –ya da en azından bu çabaya girişmemek- ile itham edilmeyi kabul edemezlerdi. Zira İtalya Başbakanı Renzi, Akdeniz’deki göçmen felaketine ilişkin “Bundan 20 sene önce Srebrenitsa’da gözlerimizi kapattık. Bugün de bunu yapamayız” şeklinde çarpıcı bir uyarıda bulundu. Bu nedenle, bu trajediye 18 Nisan faciası demektense 800 can faciası demek daha yerinde olacak gibi duruyor. Çünkü zihinlerde ve vicdanlarda karşılık bulan, onu değerlendirmeye layık duruma getiren sayı bu. Yakın tarihimizde birçok örneğinde gördüğümüz gibi bu mesele özelinde de ölümün bir facia hüviyetine bürünmesi ancak niceliksel oranı ile mümkün olmaktadır.

Renzi’nin bu uyarısı, Avrupa’nın görece “bütünlüklü” yapısı içerisinde göçmenlere yönelik bazı anlaşmazlıkları göstermesi açısından da ayrı bir önemi haiz. Afrika ve Orta Doğu’dan gelen göçmenlerin bir nevi buluşma noktası olan Libya’dan ulaşılması en kolay kıyı olarak İtalya; aşırı göç yoğunluğu ile başa çıkamadığı bazı dönemlerde göçmenlere diğer Avrupa ülkelerine girebilmelerini sağlayacak olan Schengen vizesini vermiştir. Bunun son örneği 2011 yılında Kuzey Afrika’dan gelen göçmenlere İtalya tarafından Schengen vizesi verilmesi sonucu yaşanmıştır. Akabinde Fransa, İtalya’dan gelen trenleri tek tek durdurarak kontrol etmiş ve göçmenlerin girişini önleyebilmek için gerekirse Schengen anlaşmasının askıya alınabileceğini ifade etmiştir. Burada Fransa’nın göçmenlerin içeri girmesine müsaade etmektense İtalya ile politik bir anlaşmazlığa girmeyi yeğlediği görülmektedir.

Dikkat çekici bir diğer nokta ise, 23 Nisan 2015’de Avrupa Birliği tarafından düzenlenen toplantıda alınan kararlardır. Söz konusu on maddelik kararların temel önceliği Akdeniz’e açılmayı hedefleyen kaçakçı teknelerini organize eden isimlerin tutuklanması ve teknelerin denize açılamadan evvel yok edilmesidir. İkinci öncelik ise, siyasi istikrarsızlığın Libya’daki kaçakçılık faaliyetlerinin denetlenmeksizin yaygınlaşmasına uygun bir zemin hazırlaması gerekçesiyle, “Libya’da devlet otoritesinin yeniden kurulması için AB’nin öncülük edeceği tüm çabaların aktif bir biçimde desteklenmesi” olarak belirlenmiştir. Bu ifadenin beraberinde getireceği muhtemel meşrulaştırma zemini, yaklaşık dört senedir devam etmekte olan “Arap Baharı” sürecinde yakinen tecrübe edilmiştir. Bu toplantının ilk çağrısı, Akdeniz’de daha fazla ölümün yaşanmaması için acilen harekete geçmek gerekliliği ile birlikte yapılmıştı. Fakat alınan kararlardan en yüksek önceliğe sahip olan bu iki karara baktığımızda, Avrupalı devletlerin göçmenlerin ölümü ile değil; göçmenlerin Akdeniz’de, yani kendilerine dokunan bir coğrafyada ölmeleri ile ilgilendikleri söylenebilir. Ayrıca, Libya’daki istikrarsızlıktan dem vurarak kaçakçıların yakalanması ve hatta teknelerinin yok edilmesi yönündeki vurgu da, kararların Avrupalı devletler açısından “temiz bir çözüm” ile nihayete erdirme amacında olduğunun bir göstergesidir.

Hâsılı, ulusal sınırlar Avrupalı zihinlerde öyle büyük duvarlar örmüştür ki, kendi topraklarında bir yabancının da onlarla birlikte yaşayabileceği düşüncesini kabullenmekte çok güçlük çekmektedirler. Bu kabullenemeyiş de göçmenlerin kaderini doğrudan etkilemektedir. Fakat bu toplantıda da sıkça üzerinde durulan “Orta Doğu’daki siyasi istikrarsızlıklar” devam ettiği müddetçe, Avrupalı devletlerin daha fazla göçmen kabul etmesi ya da bir kısım göçmenlere vize kolaylığı sağlaması artık zorunlu bir hâl almıştır. Bunun önündeki en büyük engellerden biri ise, Avrupa’da özellikle son yıllarda tezahürlerini daha fazla gördüğümüz ırkçılık, göçmen karşıtlığı ve İslamofobi gerçeğidir. İslamofobi’nin azaltılmasına yönelik özellikle Avrupalı Müslümanların yürüttükleri çalışmalara rağmen, bu konu hâlâ ciddiyetini sürdürmektedir. Toplumsal düzeyde de karşılığını bulan bu durum Avrupa toplumunun göçmenleri büyük bir sorun ve tehlike olarak görmesine de neden olmaktadır.

Ne var ki İslamofobi ile mücadele, yabancı karşıtlığı ya da vize kolaylığı gibi çözümler, mevcut durumda bazı iyileşmelere neden olsa da sorunların yeniden ortaya çıkmasına engel olmayacak kısmi çözümlerden ibarettir. Öte yandan konuyla ilgili Avrupa Birliği tarafından gerçekleştirilen toplantının en önemli maddelerinden birisi de Avrupalı devletlerin göçmen sorunu için bir bütün halinde hareket ederek çözüm üretmesidir. İtalya ve İspanya gibi çok göç alan ülkeler bu sorunu tek başlarına çözmelerinin mümkün olmadığını dile getirerek AB’ye yaptığı ortak eylem çağrısında AB’nin öncelikle denize açılan göçmenlerin güvenliğini tam sağlayacak önemleri almasını, kurtarma ve arama çalışmalarını yoğunlaştırmasını talep etmişlerdir.

Görüldüğü üzere ortaya konan çözümlerde göçün nasıl engelleneceği veya göçü organize eden grupların nasıl cezalandırılacağı daha fazla öne çıkmış durumdadır. Bunun arkasında ise insanların kolayca görebilecekleri trajedilerin engellenmesi, böylece daha derinlerdeki esas trajedilerin kasıtlı olarak saklanması amacının da etkili olduğu söylenebilir. Daha derinlerde yer etmiş, gözlerden saklanmak istenen asıl trajedi ise, aslında göç gerçeğinin esas nedeni olan mevcut küresel, ekonomik ve siyasi eşitsizliklerdir. Batan gemilerdeki göçmenlerin kurtarılmasına yönelik “insani” çabaların tümü arka planda yatan asıl büyük sorunu gizlemek yönünde bir işlev görmektedir.
Bugün Akdeniz’deki göçmen grupları “güney” den “kuzey” e doğru hareket etmekte. Zira Akdeniz’in güneyi ile kuzeyi arasında yoğun bir sosyo-ekonomik farklılık söz konusu. Bir benzetme yapmak gerekirse, Akdeniz’in bir kapısı dünyadaki cehenneme; diğer kapısı ise dünyadaki cennete açılmaktadır. Akdeniz’in iki ucundaki bu farklı dünyaların en önemli nedenlerinden birisi Kuzeyin Güneyi uzunca bi zaman sömürgeleştirmiş ve sömürge sonrası dünyada da bu ülkelerin kalkınmasına fırsat vermeyecek yapısal eşitsizlikleri itina ile korumuş olmasıdır. Sadece Akdeniz’de değil, tüm dünyada bugün bütün gelişmiş ülkeler, kendi hegemonyalarını devam ettirmek için yapısal eşitsizlikleri korumak adına her türlü kalkınma ve siyasi istikrar fırsatını ortadan kaldırmaktadırlar. Kuzey’in, Küresel Güney üzerindeki bu hegemonyası, baskısı kalkmadan dünyanın küçük bir kısmının refah dolu cennet; diğer tarafının ise şiddet ve yoksulluk dolu bir cehennem olmasının engellenebilmesi zor görünüyor.

Öte yandan mesele bir başka açıdan değerlendirildiğinde göçlerin ne kadar trajik durumları beraberinde getirdiği görülecektir. Bir göçmen grubunun Akdeniz’i sıkıntısız bir şekilde geçtiği ve Avrupa’da bir şekilde barınma ve çalışma koşulu bulduğunu farz edelim. Bu durumda dahi, göçmenler için bütün olumlu şartların sağlandığı söylenemez. Çünkü bu göçmen gruplar hiçbir zaman Avrupa’daki refahtan pay alamayacaklardır. Avrupa ülkelerinin kendilerinin davet ettikleri ve yasal yollardan ülkede bulunan ve hatta bir kısmı vatandaşlık almış Türk, Faslı, Cezayirli misafir işçilere ve öteden beri bu ülkede doğmuş büyümüş farklı kökenlerden gelen azınlıklara yapılan muamelelere, onların siyaset, ekonomi ve sosyal sahadaki eşitsiz konumlarına bakıldığında, göçmenler için kurtuluşun Avrupa olmayacağı daha açık bir biçimde görülebilir. Bununla birlikte Avrupa’da göçmen sayısı arttıkça onlara karşı ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve dışlamanın da artması meselenin bir diğer yüzüdür.

Dolayısıyla sorunun yerinde çözülmesi için kuzey ve güney arasında var olan küresel eşitsizliklerin azaltılması gerekiyor. Buna bağlı olarak dünyanın gelişmemiş bölgelerindeki iç savaşların sonlandırılması, bölge halklarının adil bir gelir dağılımına kavuşması ve insanca yaşam standartlarına ulaşması gerekmekte. İmkanların sağlanması durumunda ise zaten bu kadar çok göçmen olmayacak veya kimse göçmenden bu kadar çok korkmayacaktır.

KURULUŞLARIMIZ